Sosyal medyanın “koşullu sevgi” dayatması
Çağımızın popüler enstrümanlarının ve sosyal medya araçlarının bizlere pazarladığı hızlı tüketim, kolay erişim, pek çok seçeneğe sahip olma; kişisel gelişim mottolarının desteklediği “eşsiz olma” ve “özgürlük” gibi kavramların etkisi arttıkça, yaşam tarzlarımıza, tercihlerimize ve ilişki kurma biçimlerimize de yön veriyor. Bireysel profilimiz git gide pazarlanan bir ürüne dönüştükçe içsel değerlerimizin zemini ayağımızın altından kayıyor. Referans aldığımız noktalar ve hayattaki öncelikler böyle bir ortama adaptasyonu sürdürebilmek için dış dünyanın kabul edeceği, onay vereceği, bireyselliğimizi şova dönüştürecek seçimlere doğru evriliyor. Profillerdeki bedeni teşhir eden erotik pozlar, marjinal yaşantılar, zenginlik pornosu gibi şova dönük her türlü içeriğin teşhir edildiği paylaşımlar daha hızlı reaksiyon ve yüksek beğeni aldıkça, içsel değerlerden uzak olan kötü seçimler daha da kabul görmüş, pohpohlanmış oluyor.
Kurak iç dünya ve algoritmaya uyum
Aslında içsel değerlere yatırım yapamadığımız için kurak bir çöl gibi cansız kalan iç dünyamızı yeniden canlandırmak isteriz. İçsel kaynaklarımızın yakıtı bizi harekete geçirmeye ve yaşamda ilerletmeye yetmediğinde, dışsal kaynaklara tutunarak ilerlemeye çalışırız. Hızlıca reaksiyon alıp kabul gördüğümüzü, değerli olduğumuzu, dikkate alındığımızı hissettirecek bir algoritmaya uymaya çalışır, coşkulu aktivitelerle, sosyal medyada ilgi çeken paylaşımlarla, yeni kişilerle yeni ilişki ve iletişim kurma çabalarına yönelir, heyecan ve coşku hissettikçe ölü kalan iç dünyamızı canlandırmaya çalışırız. Zihnimiz ödül alabilmek (kabul, ilgi, takdir, flört, onay) için karşılığında bir şey vermeyi (erotik pozlar, entelektüel paylaşımlar, şairane yazılar, marjinal yaşantılardan görüntüler) ve algoritmanın beklentisini karşılamayı öğrenir. Sevgi almanın bir bedeli olduğunu, belli koşulları sağlamadan gelmeyeceğini, takdirin yüksek başarı gösterdikçe alınacağını, ilginin ve yakınlığın dikkat çekip parladıkça sunulacağını zihnimize sürekli öğretir ve pekiştiririz. Takip ve beğeni sayısı, flört edecek seçeneğin çok olması, onay gördüğümüz yorum sayısı artık zihnimizdeki başarı, değerlilik ve kabul ölçütlerine dönüşür.
Koşulsuz sevgi nereden öğrenilir?
Sevgiyi ancak belli koşullara bağlı alabileceğine inanmak; gerçek, samimi ve güvende hissettiren güçlü bir ilişkinin dinamikleriyle ve doğallığıyla tamamen ters düşer. Çünkü güvende hissettiren, samimi bir duygusal ilişki koşulsuz sevmeyi, bir karşılık almadan da verebilme kapasitesini gerektirir. Örneğin bebeğini koşulsuz seven bir anne, açlık, susuzluk, fiziksel acı ve rahatsızlık gibi temel ihtiyaçları için bebeği tepki verdiğinde, onun ihtiyaçlarını farkedip duyumsamaya, bebeğine dokunarak, göz teması kurarak, sakin bir ses tonuyla yatıştırmaya, güvende hissettirmeye çalışır. Sağlıklı bir annenin bebeğine karşı duyarlılığı koşulsuzdur. Bu yaklaşım bebeğin güvende hissetme, kabul görme ve değerlilik duygularının gelişimi için hayati önem taşır.
Çocuğunun yaşı ilerledikçe ortaya çıkan kendine özgü gereksinimlerine, dış dünyaya yönelik merak ve keşif çabalarına, zaman zaman yaptığı hatalara ve riskli seçimlere tepki veren sağlıklı ebeveyn bir dengeyi gözetir. Bu dengeyi kurmak hem çocuğunun istek ve arzularına toleranslı olup anlayışla desteklemeyi, hem de güvende olması için belli sınırları gözetmesi gerektiğini onunla paylaşmayı, hem özgür bırakmayı, hem de gerektiğinde erişilebilir bir mesafede kaldığını çocuğuna hissettirmeyi gerektirir. Çocuk böyle bir ilişkide zaman zaman hatalar yapsa dahi tolerans göreceğini, çatışma çıksa dahi çözüm bulunabileceğini, fikir ayrılığı olsa da ilişkideki güven sayesinde koşulsuz sevilmeye layık olacağını öğrenir. Ebeveyni onu “rağmen”lere rağmen koşulsuz sever.
Gerçek özgürlük, ilişkiden kaçmak değildir
Koşulsuz sevgiyi öğrenmiş bir insan, yetişkinlikte partnerine sevgiyi yansıtmak için sadece aralarındaki ilişki ve bağdan ötürü bir karşılık beklemeden koşulsuz verme, güven duyma ve paylaşma kapasitesine sahip olur. Yetişkinlikte özgüveni artan, kendi ayakları üzerinde durabilen, değerli hisseden bir insan hem kendine, hem karşısındakine hem de ilişkisine değer vermeyi, saygı duymayı, güçlü ve samimi bağlar geliştirmeyi öğrenir. Bazı eksik, zorluk ve fikir ayrılıklarına “rağmen” partnerini sevebilir. Bağlandığı bir ilişkide içsel değerlerinden ve kırmızı çizgilerinden vazgeçmeden sınırlarını karşısındakine ifade edebilir, gösterdiği saygı ve dürüstlüğü partnerinden de talep edebilir, samimi şekilde içini açıp gerçek duygularını paylaşabilir, maskesiz, doğal ve spontan olabilir. Gerçekten “özgür hissetmek” insanlardan ayrı ve bağsız olabilmek, istediği an bildiğini okuyabilmek demek değildir! Gerçekten özgür olmak, ihtiyaç duyduğumuz yakın duygusal ilişki içindeyken de doğal, samimi, dürüst, spontan olduğumuz anlarda kendimizi güvende ve kabul görmüş hissedebilmektir, hem özgür olup hem de bağlarımızı koruyabilmek, varlığımızın değer gördüğü ilişkilerde kalabilmektir. İnsan gerçek duygusal ihtiyaçlarına erişebildiği ilişkilerin içindeyken özgür olur! Kişisel gelişim mottolarının kafa karıştırdığı bir nokta, özgürlük tanımının “ilişkilerin dışına çıkabilmek, bağlantıları kopartabilmek” şeklinde üstün bir beceriymiş gibi hatalı algılanmasıdır.
Özerkliği cezalandıran ebeveyn
Öte yandan çocuğunun özerkleşme davranışlarını desteklemeyen, engelleyen ve cezalandıran bir ebeveyn, erken yaşlarda çocuğun kendi seçimlerini yapabilme ve birey olma cesaretini kırar. Küserek, sevgiyi çekerek, zorba davranarak cezalandıran bir ebeveyn karşısında çocuk çatışmalı bir duygudurumu içinde kalarak bir taraftan kendini muhtaç hisseder ve kabul görmemekten korkar, diğer taraftan kontrol edilişi yüzünden ebeveyne öfkelenir. Sevgi ancak ihtiyaç giderdiğinde verilir, takdir ancak üstün başarıyla gelir, ilgi ve beğeni ancak çok dikkat çekip parlayınca yansıtılır, diye bedel ödemeyi öğrenir. Duygusal acısını yatıştırmak ve güvende kalmak için yakın ilişkide kendinden vazgeçip uyum sağlamayı, doğal ve spontan isteklerine gem vurmayı, dışlanmamak için çabalaması gerektiğini, eksik ve yetersizliklerinin kabul görmeyeceğini ebeveyninden öğrenmiş olur.
Maskelerle kurulan ilişkiler ve “ikame” yakınlıklar
Çağımızın popüler araçları, sosyal medya gibi enstrümanlar bize koşulsuz sevgi olamayacağını, diğerlerinden geride kalmamak için algoritmanın beklediğini vermek gerektiğini dayatırlar. Aslında algoritmanın esiri olmaya zorlar ve özgürlüğümüzü kısıtlarlar. Bizi doğal olmaktan uzaklaştırarak maskelerle ilişki kurmaya zorlarlar. Algoritmanın esiri olduğunu farketmeyen kişi yaptığı paylaşımlarda, gerçekte güçlü ve derin ilişkiler geliştirememiş olmasına, ancak (çocuklar, hayvanlar, beklentisiz arkadaşlıklar, geçici flörtler, yüzeysel tanışmalar, ayaküstü sohbetler gibi) çatışma riski düşük ikame ilişkilerden sevgi devşirmeye çalışmasına rağmen hayatı ne kadar “derin ve coşkulu” yaşayabildiğini, “özgürlüğün harika olduğunu” haykırırken kendini bulabilir.
Maskelerle kurulan ilişki ve flörtlerde ilişkiler güvensiz, sonlanma ihtimali yüksek, kendi içsel gerçeğini ifade edebilmek ise tehlikelidir. Maskelerle kurulan ilişkiler planları ve stratejileri içerir, gizlilik doludur, planlar doğrultusunda olabildiğince ihtiyaç gidermek önceliklidir, hızlı tüketime yöneliktir. Maskeyle ilişki kurmak aynı zamanda kişinin kendi güvensizlik algısını da beslediği için, mevcut romantik ilişki henüz bitmeden kısa-orta-uzun vadeli planlar aktifleşir, bir sonraki yeni ilişkiler planlanmaya başlanır. Kişi yakın ilişkide ihtiyacını (duygusal, maddi, sosyal çevre, yeni bağlantı) giderebilmek, planladığına ulaşmak amacıyla koşullu verirken, gizlemeye çalışsa da asıl odağı alabildiklerindedir. Almak öncelikli olduğunda, verici olmak tamamen koşullara dayanır. “Bu ilişki bana neyi verMİyor?” sorusu pek çok tercihi ve kararı yönetir, kişi neyi alamadığına odaklandıkça ilişkinin sürekli zehirlenmesine, yıkıcı tepkilere, güvenin azalmasına ve bağların kopmasına yol açar.
Gerçek bağ: karşılıksız verebilmek
Sağlıksız ebeveyn yaklaşımlarından ya da çağımızın kabul gören algoritmalarından beslenen yeni dönem ilişki biçimleri genellikle bir ilişkide açılan hasarları onarmak, karşılıklı değer verip birbirini korumak, bağları güçlendirmek, zorluklarda sorumluluk alıp birbirini desteklemek gibi çabaları içermez, emek vermek, derinleşmek, uzun süreli kalıcı bağlar inşa etmek üzerine odaklanmaz. Oysa her zaman, sağlıklı ve sağlıksız her yaklaşımda asıl gerçek ihtiyaç, sahip olduğumuz ilişkide kabul görmek, değerli olmak, güvende hissedebilmektir. Bütün duygusal çabalar her zaman buna yöneliktir. Fakat kişiler gerçek ve samimi bağlar kuramayı öğrenemediklerinde güvende hissedip kabul görmenin yolunu ikame, geçici, alternatif yakınlaşmalarda, maskelerle devreye soktukları planlarda, ya da algoritmaya uyarak geliştirdikleri ilgi görme stratejilerinde ararlar.
Hiçbir zaman “kusursuz partner/arkadaş” diye bir şey yoktur, onun yerine karşıdaki kişiyi aşırı idealize etmek, “pek çok ihtiyacımı giderecek, aradığım kişi” diye görmek vardır. Fazla idealize ettiğimiz kişiye yoğun bir aşk hissedebiliriz. Gerçek bir ilişkiyi geliştiren temel şey ise sevgidir. Sevmek sadece kusursuz olanı sevmek demek değil, karşıdaki kişiyi eksikleriyle, zayıflıklarıyla kabul edebilmek, onu ve ilişkiyi daha güzel hale getirmeye çalışmak, gelişimi için birbirini destekleyebilmektir. Gerçek ve güçlü bir bağ kendiliğinden gelmez, ancak karşılıklı emek verilerek doğurulur. Yakın bir ilişkinin temel yakıtı karşılık beklemeden verebilmektir. Tıpkı zamanında sağlıklı bir ebeveynin çocuğuna yaptığı gibi, gerçekten karşılıksız verebilmek bir ilişkide hem kendimize hem de partnerimize pek çok mesajı iletir, destek hissettirir, güven zemini oluşturur, sevgi bağını güçlendirir. Koşulsuz seven biri açık iletişimle ve toleransla partnerine pek çok şey öğretebilir. Herkesin koşulsuz verebilme kapasitesi farklıdır. Eğer ilişkide karşılıklı bir çaba varsa, birbirini çabaya teşvik varsa, o taktirde ortak-güvenli bir alan inşa edilebilir ve gözetilebilir. İnsan planları bir kenara bırakarak samimi bir niyetle yaklaştığı sürece, her şeye rağmen her yaşta yeni ve sağlıklı yollar öğrenebilir, sevme ve koşulsuz verme kapasitesini geliştirebilir.
Klinik Psk. Dr. Ali Engin Uygur